Afrodisyas‘ı (İng. Aphrodisias) ilk defa 10 yaşımda dolmuşla Buharkent‘ten Nazilli‘ye Konaklı dersanesine giderken Karacasu yol ayrımındaki tabeladan öğrenmiştim. Nedense Afrodisyas‘ı aklımda hep önemsiz, küçük ve görülmeye değmeyecek bir yer olarak kodlamıştım. Sanırım bu doğduğum ve büyüdüğüm coğrafyaya ön yargımın bir yansımasıydı. Bir buçuk sene önce araba sürmeyi öğrendikten sonra hayatımda adeta yeni bir sayfa açıldı. Büyük bir merak ve coşkuyla Buharkent çevresindeki dağ köylerinden başlayarak etraftaki yerleri ve mikro-kültürleri keşfedip kaydetmeye başladım.

Afrodisyas kalıntıları, menengiç ağaçları ve arkada Akdağ

Bu yeni keşif tutkumun devamı olarak hayatımda ilk kez –Afrodisyas‘i ilk öğrenmemden 20 yıl sonra- Afrodisyas‘a gittim. Geçen sene Denizli‘nin dağ köylerini aşarak babam ve Robin’le Afrodisyas‘a gitmiştik. Birkaç gün önce de Zülfiye ile ziyaret ettik. İlk ziyaretimde hayran kaldığım ve daha önce gelmediğim için pişmanlık duyduğum Afrodisyas yine büyüleyici ve -özellikle stadyumu- hafiften ürperticiydi.

Afrodisyas‘ın gün yüzüne çıkarılma hikayesi de çok ilginç ve absürd. Afrodisyas antik kenti Ara Güler‘in tesadüfen Geyre köyünde kalmasıyla başlayan olaylar zinciriyle tanınır hale geliyor. Ara Güler, Kemer barajının açılışını fotoğraflamak icin 1950’lerin başında Bozdoğan‘a giderken şoförünün kestirmeden götürmek istemesiyle bölgede kayboluyor ve Geyre‘de geceliyor. Geyre‘de köylülerin antik yapılarla iç içe yaşadığını görünce adeta afallıyor ve bunları fotoğraflayarak İstanbul‘daki arkeoloji camiasına gönderiyor. Sonrasında Afrodisyas‘ın daha bilinir hale gelmesini sağlayan süreç başlıyor. Başka bir blog Ara Güler’in hikayesini ve fotoğraflarını paylaşmış.

Afrodisyas‘ı ilk gördüğümde kendi içimde Efes’le -çok beğendiğim diğer antik kent- karşılaştırmıştım:

  • Efes her zaman çok kalabalık ve daha popüler. Afrodisyas Efes’e göre daha tenha (güneşli ve sıcak bir Aralık gününde antik kentte sadece 5 kişiyle karşılastık).
  • Efes‘te antik şehir bütün (agora, caddeler, evler) olarak daha iyi korunmuş. Afrodisyas‘ta yapılar birbirine uzak ve Efes‘e göre daha harabe durumunda.
  • Bence Efes içinde yer aldığı coğrafyadan Afrodisyas‘a göre daha fazla soyutlanmış. Efes‘in ana caddesinde yürürken sağlı-sollu yapılar sizi etraftaki doğadan ayırıyor. Şehrin direkt içinde çok fazla bitki yok. Afrodisyas, ege bitki örtüsüyle ve etrafındaki coğrafyayla daha çok eklemlenmiş. Antik kalıntılara her zaman zeytin, incir ve menengiç ağaçları eşlik ediyor.
  • Efes‘te yürümek bana antik bir yerleşim yerinde yürümekten ziyade bir açık hava müzesinde yürüyormuş hissiyatı veriyor. Afrodisyas‘ta yürümek ise terkedilmiş bir şehirde yürümek gibi ve daha ürpertici.
  • Efesin yapıları temizlenmiş beyaz, parlak mermerden oluşuyor; Afrodisyas genelde yosun kaplı taşlardan.
  • Efes antik kentinin alanı tellerle net bir şekilde kapatılmış ve sınırları belirlenmiş. Afrodisyas antik kenti çevresinden net bir sınırla ayrı değil. Belli bölgeler dışında etrafında herhangi bir duvar ya da tel yok. Antik kentin hemen yanında zeytin bahçeleri başlıyor ve muhtemelen antik kentin gün yüzüne çıkarılmayan kalıntıları bahçelerin altında devam ediyor.
Zülfiye, Tetrapylon’u fotoğraflarken

Afrodisyas‘ın benim için en etkileyici kısmı stadyumu. Belki şansım yaver gitti ama her ziyaretimde stadyumda başka turist olmadan hep tek başımaydım. Stadyumun doğu ucundaki taş oturaklara oturduğumda Karıncalı dağı stadyumla beraber enfes bir manzara oluşturuyor. Taş oturakların arasından fırlayan otlar stadyuma ürpertici bir hava, terkedilmişlik ve dinamizm katıyor. Normal şartlarda yüzlerce yıl önce dolu olan stadyumda tek başıma oturmak liminal alan korkumu hafiften tetikliyor.

Afrodisyas stadyumu, ben ve arkada Karıncalı dağı
Agora kalıntıları, agaçlar ve arkada Karıncalı dağı

Neyse ki korkumu daha önce de yaptığım gibi Afrodisyas sonrası Karacasu Şirin Pide‘de kıymalı pide ve üzerine tahinli yiyerek geçiriyorum.

Karacasu Şirin Pide‘deki tahinli pide
Posted in

Leave a comment